jump to navigation

Acele Karar Vermeyin 24 Nisan , 2007

Posted by emela in Hikayeler.
add a comment

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış…Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. “Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı” dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: “Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler…İhtiyar: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş.”Sadece at kayıp” deyin, “Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.” Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş…Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.”Babalık” demişler, “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var..” “Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?” Köylüler bu defa açıkçn ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden “Bu herif sahiden gerzek” diye geçirmişler…Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeyeçalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.”Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler. İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş.”O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.” Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler… “Gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer…” “Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde… Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:

“Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”

Sevda Masalı (İpek Mendil) 24 Nisan , 2007

Posted by emela in Hikayeler.
add a comment

Sevda Masalı ( İpek Mendil )

İçim içime sığmıyordu.
Sabah ilk işim ayakkabılarımı boyamak oldu. Annemin ütülediği gömleği aceleyle giydim.Daha buluşma saatimize çok vardı ama olsun onu bekletmek istemiyordum.

Sahi kiminle buluşacağımı yazmadım.
İlk defa bu kadar sevdim, yıllar sonra karşıma çıkan bu küçük ve şirin kız farklı dünyalara sürükledi beni.Neden bilmiyorum ama ilk defa yüreğim bu denli hızla çarpmakta.

Adı Hülya, kara gözlü, kara kaşlı bir yudum su.İki ay oldu tanışalı.Teyzem bütün teyzeler gibi aracı oldu. Bak dedi oğlum öyle sokaktan kız bulunmaz.Ailesini tanıyoruz. Dinine bağlı,namuslu, müteasıp insanlar.Kıza gelince o da dünya iyisi.Gel kaçırma bu kızı.

Bir yanda askerden yeni gelmiş deli dolu yüreğim, bir yanda daha 18 inde ceylanlar kadar güzel bir kız.Öyle her yüreğin dayanacağı iş değil.
Yakacık Ayazmada buluştuk. Bir çınar ağacının altında saatlerce oturduk.Yüzünde bahar aylarının ilk tomurcuklanan filizleri, yanaklarındaki gamzeler yeni, yeni olgunlaşıp kızaran erik taneleri kadar albenili.

Elini tuttuğumda farklı bir dünyaya dokundum sanki.O güne kadar yüzlerce bayanla tokalaştım,düğünlerde halay çektik, mahalleden kızlarla el ele oyunlar oynadık.Yok bu dokunmak başka bir şey. Ta yüreğinize bir kazan sıcak su dökülmesi gibi bir şey.

Günler günleri kovaladı, benim yüreğimdeki sıcaklık,ona karşı ilgim artık içinden çıkılmaz bir hal aldı..Teyzemin yardımıyla istemeye karar verdik.

Haber saldık.Buyursun gelsin demişler.
O gün hayatımın en güzel günlerinden biri oldu.Çiçekçiye uğradım. Kocaman beyaz güllerden bir demet yaptırdım.Pastanede gümüş tepsiye çikolata dizdirip bir güzel ambalaja sardırdım. Cem Yılmaz’ın reklamında ki gibi. Öyle kıvır,kıvır janjanlı kağıtlarla süslediler.
Annem ve teyzem en güzel kıyafetlerini giymek için telaş içinde uğraşıp durdu.

Elimde çikolata ve çiçekler eve doğru gelirken yıllardır dostum,kardeşim kadar sevdiğim bir arkadaşla karşılaştım. Elimde paketleri görünce hayırdır dedi.

Kısaca anlattım.Yüzünde garip bir ifade belirdi.Mutluluğumu paylaşmak için boynuma sarılmasını beklediğim dostum,donup kaldı.
Hayırdır Zeki ne oldu dedim. Yok dedi şaşırdım sadece. Ama sana bir tavsiyem olacak.Bilirsin ben senin dostun ve kardeşin sayılırım.Bu akşam kızı istemeye gitmeden bizim köylü İhsan abinin oğlu Bülent’le bir konuş.

Şaşırdım.Ne konuşacağım o çocukla.Babasını tanırım ama çocukla benim ne işim olsun.Israr ettim sebebini söyle diye. Bir türlü söylemedi. Sadece Bülent’e kızı tanıyıp,tanımadığını sor dedi.

Yüzündeki şaşkınlık ve zorlanmadan önemli bir şey olduğunu sezdim. Ama altı aydır en küçük bir yanlışlık olmadı.Hem sevdiğim kızı tanıması normal.Aynı köylüyüz.Ayrıca akraba sayılırız.
Vedalaştık.Çikolata ve çiçeği eve bıraktım.Akşama daha çok var.Ben biraz dolaşmak istiyorum diyerek evden ayrıldım.

O yıllarda öyle cep telefonu falan yok.Sokakta ankesörlü telefonlar var.Bir telefondan sevdiğim kızı aradım.Canım çok sıkıldığından sesimden bir şeyler sezmiş. Hayırdır dedi.Sesin garip geliyor.Hastamısın ne oldu.?

Yok dedim. Bugün biraz yoruldum.Çikolata ve çiçek yaptırmak için bir sürü yer dolaştım.Ha birde sizin köylü Bülent beni aramış.Seninle ilgili konuşmak istiyor.Hayırdır dedim.Birazdan onunla buluşacağız.

Aslında bu yalanı nasıl becerdim, bilmiyorum.ama bir anda gelişti.

Telefonda uzun bir sessizlik oldu.Sonra onunla görüşme dedi.Zaten bizim aile hakkında bir sürü laf söylüyorlar.. ve bir sürü olay anlattı.
İçime bir şüphe tohumu ekildi bir kere.

Oradan ayrılarak hemşerilerimizin buluştuğu dernek lokaline gittim.Oradaki dostlar pek alışık değiller,beni takım elbise içinde görünce takılmaya başladılar, o damat gibisin.Hayırdır abi anlayalım falan.

Şakalaştık.Sonra bir masada Bülent’i gördüm. Arkadaşlarıyla kağıt oynuyordu. Şimdi başkalarının yanında bu mevzu nasıl konuşulur. Bülent’le ve diğer arkadaşlarla tokalaştık. Bülent’in kulağına eğilerek seninle özel bir şey konuşmam lazım.Oyun bitince konuşalım dedim.Selam ve sohbetimiz var, lakin bu özel konuşma isteği çocuğu şaşırttı.Peki dedi.

Biraz sonra masasından kalktı, masama geldi. Dernek binasının idare odasına geçtim.Başkan odada olmadığından kapıyı kapadıktan sonra, konuyu kendisine açtım.

Çocuğun yüzünde büyük bir şaşkınlık oluştu. Oturduğu sandalyede öylece kaldı.Bir şey söylemesini bekledim.Olmadı inatla sessizliğini bozmadan öylece kalakaldı. Odanın kapısını açtım, garsona iki soğuk meşrubat getirmesini söyledim.
Gelen meşrubatlardan birini Bülent’e uzattım. O anda ağladığını fark ettim.Yüzünde acı ve şaşkınlıkla beraber sessiz,sessiz ağlıyordu.
Biraz soluklandıktan sonra cebinden bir resim çıkardı. Yakacık ayazmada bizim gittiğimiz parkta benim sevdiğim kızla el ele resim çekilmişti.Şimdi şaşkınlık sırası bendeydi aynı parkta, aynı şekilde çekilen resmin bir benzeri de bende vardı.

Bir süre konuştuk.Çok delikanlı bir çocukmuş. Zaten birkaç kez bizi birlikte görmüş.Ama her seferinde kızcağız ona bir yalan uydurmuş.
Cumartesi benimle buluşurken, Pazar günü onunla buluşmuş. İkimizin arasında mekik dokuyup duran bu kız ikimizle de alay edercesine bu oyunu altı ay devam ettirmiş.

Birbirimize söyleyecek kelime bulamadık. Oturduğum yerde kurşun yemiş gibi acılar çekmeye başladım.Bülent’le göz göze geldik. Oturduğu yerden yavaşça kalktı. Masada duran telefonu kendine doğru çevirdi. Birkaç numarayı tuşladıktan sonra telefonun ses düğmesine bastı.Artık konuşmalar mikrofondan duyuluyordu.
Alo dediğinde karşıdan bir ses büyük bir mutlulukla, Alo Bülent sen misin.Ne haber, nasılsın.

İyiyim dedi Bülent.Seni sormalı.Yarın buluşalım mı.Seni özledim. Bende seni özledim dedi. Sesinde garip bir cilve ve eda vardı. Sanki o akşam benim isteyeceğim kız değil, başka bir insan konuşuyordu. Benimle konuşurken daha ölçülü, daha nazikti.Şimdi şımarık lise talebeleri gibi aştan,meşkten söz ediyordu.

Arkadaşla ikimizde büyük bir şaşkınlıkla telefon makinesine odaklanmış, donmuş bir şekilde onu dinliyorduk. O ise hala ne kadar sevdiğini,aşkından yanıp tutuştuğunu Orhan Gencebay şarkıları misali anlatıp duruyordu..
Sonra Bülent telefonun ahizesini bana uzattı.Şaşırdım.Ne demeliyim, ne yapmalıyım diye bocalarken delicesine sevdiğimi sandığım,altı aydır uykularımın baş belası, rüyalarımda bile bana huzur vermeyen, kara kaşlarını,kara gözlerini sevdiğim kız karşımda bir başkasına aşkım, sevgilim diyor.

Sadece ben diyebildim.Bende buradayım. Peki beni de seviyor musun.. Ne olduğunu anlamadı sanırım. Büyük bir sessizlikten sonra telefon kapandı.
Sonra Bülent’le uzun, uzun sohbet ettik.Saatin farkında değildim.Lokalin kapısından küçük kardeşim girdi. O, abi dedi. Biz hazırlandık.Seni bekliyoruz.Sende kahvede keyif yap.
Bülent yüzüme acı, acı baktı. Kalkarken elini sıktım. Hoşça kal dostum dedim. Oda sende hoşça kal diyebildi.!

Kahveden çıkınca kardeşime bir şey anlatmadım. Eve vardığımızda yüzümdeki ifadeden bir şeylerin ters gittiğini anlayan teyzem yanıma geldi. Ona hiçbir şey sorma dedim. Sadece şu çiçekleri masadan kaldırın. Çikolataları da kapıda oynayan çocuklara dağıtın.

Benim halimden çok ciddi bir sorun olduğunu anlamış olacaklar ki.Sessizce odadan çıktılar. Saatlerce kimseler duymadan, evet kimseler duymadan ağladım.

Sabah olduğunda işyerine gittim.ama bir türlü aklımdan atamıyordum. Bana yapılanları, yaşadıklarımı hak edecek ne yaptım.Nasıl bu aptal oyunun bir parçası oldum.
Baktım olacak gibi değil, Müdürüme birkaç gün izin istediğimi söyledim. İzin formunu doldurdum.Daire amirinden onaylatıp, personel Müdürüne verdim.

Öğleden sonra daireden çıktım.Gülhane parkında biraz dolaştım, Sultanahmet’te camiye gittim. Henüz namaz vaktine vardı. Birkaç turist gezmeye gelmişti. O anda aklıma bir fikir geldi. Belki bende İstanbul!dan uzaklaşırsam, belki başka bir yere gidersem bu kafamdaki düşüncelerden biraz uzaklaşırım.

Akşam eve vardığımda annemler olayı öğrenmişler. Aileler arasında bir tatsızlık olmasın , uzun zamandır babasını ve ailesini tanıdığımdan yine mertlik bizde kalsın diye bu olayın kapanmasını istedim. Anneme kıyafetlerimi hazırlamasını söyledim.

Rize’de bulunan teyzemin yanına gideceğim. Biraz İstanbul’dan uzaklaşmam lazım.
Bu fikir onlarında kafasına yattı.Olur dediler o akşam hazırlıklarımı yaptım ve biletimi aldım.
Sabah Harem’den otobüse bindim. Birkaç saat yol aldıktan sonra hava karardı.Başıma örttüğüm şapkamı yüzüme indirdim. Bir yandan sessizce içimden bir türkü mırıldandım.Bir yandan da ağladım,ağladım,ağladım.

Otobüs terminalde durduğunda İstanbul’un inadına gök yüzünden yere rahmet yağıyordu. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun altında elimde valizim çarşıdan mahalleye çıkan merdivenleri tırmandım.

Teyzemlere vardığımda öylesine ıslanmıştım ki pantolonumun paçalarından sular akıyordu.
Kapının zilini aradım.Zil yoktu. Sonra elimle kapıya vurmaya başladım. Birkaç dakika sonra kapı açıldı. Karşımda daha önce tanımadığım bir genç kız. Yüzüme şaşkın,şaşkın bakarak buyurun dedi.Kimi aramıştınız.

Yüzümde garip şaşkınlık ifadesiyle. Teyzem diyebildim. Sonra genç kızın başının üzerinden teyzemin gülümseyen yüzünü gördüm. Oh be dedim içimden. Az kalsın yanlış eve geldim sanmıştım. !
Üzerimdeki ıslak elbiseleri değiştirip oturma odasına geldiğimde teyzemle o genç kız sohbet ediyorlardı.

Sonra tanıştık.Teyzemin çalıştığı hastanede çalışıyormuş. Aynı serviste çalıştıklarından nöbet ertesi beraber dinlenip, sohbet etmek için teyzeme gelmiş.

Bir saat kadar konuştuk.Sonra izin istedi. Teyzem onu yolcu etti. Geri geldiğinde başımdan geçenleri bir, bir anlattım. Teyze, yeğen dertleştik biraz.Akşamüzeri eniştem ve çocuklar geldi. O karmaşada söz, sohbet ve hal hatır sormalarla o günü geçirdik.

Rize bir avuç içine sığacak bir şehir.Akşam üstü çarşıya çıktım.Biraz iskelede dolaştıktan sonra.Gençlerin takıldığı bir kafe gördüm. Kapısında Gırgır dergisinden bir karikatür resmi yapılmış. Kafenin adı da, Dığıl .Bir çay içmek için içeri girdim. İçerisi ilk girişti insanın gözüne karanlık geliyor.

Bir yanda oyun oynayan,sohbet eden gençler, diğer yanda da köy kilimleri ve otantik eşyalarla oluşturulmuş bir şark köşesi. Oraya baktığımda dün teyzemde gördüğüm kız, teyzemin iş arkadaşının oturduğunu fark ettim. Yanında iki kız daha vardı. Yanlarına gitmek istemedim. Çekindim doğrusu, Daha yeni tanıştığım bu kızcağıza rahatsızlık vermek istemedim.
Oysa inadına eliyle işaret etti.Yanlarına çağırdı beni.Mecbur kaldım.Yanlarına giderek oturdum. Cıvıl cıvıl konuşan bu kız.Masadaki diğer kızlarla tanıştırdı beni.

İçeride çok tatlı bir fon müziği çalıyordu. Müzik enstürmental olduğundan, üflenen ney’in sesi insanın ta yüreğine işliyor ,alıp uzaklara götürüyor insanı.

Biraz sonra iki genç arkadaş izin istedi.Ben beraber gidecekler sandım ama Teyzemlerde tanıştığım kız kaldı.O bana İstanbul’u sordu, bende ona Rize’yi,yaptığı işi falan sordum.İki saat kadar sohbet ettik.Aklı başında hanım, hanımcık bir insan, iyi bir genç kıza benziyordu. Sonra izin isteyip çıktı. Biraz sonra da ben kalktım.Hesabı ödemek için kasaya geldiğimde, hesabın ödenmiş olduğunu öğrendim.

Bir kez daha şaşırdım. Sonra birkaç kere görüştük. Garip bir şekilde kendimi bu kıza yakın hissetmeye başladım.Bir yandan böyle ani gelişen bu duruma alışmaya çalışırken, diğer yandan İstanbul’un acı hatırası yüreğimi dağlamaya devam ediyordu.

Bir akşam Belediye Çay Bahçesinde bir eğlenceye davet edildik. Rize S:S:K Hastanesinde çalışan bir arkadaşın İzmir’e tayini çıkmış. Arkadaşları kutlama yapmak istemişler.Teyzem ısrarla beni de yanına aldı.

Çay bahçesinde canlı müzik çalınıyordu. Biraz eğlendikten sonra istekler çalınmaya başladı. Bir peçeteye “ Aldırma Gönül Aldırma” yazdım. Müzisyen arkadaşa uzattım.Birkaç dakika sonra Türkü söyleyen arkadaş bana dönerek, evet arkadaşım bu istediğin parçayı bir şartla söylerim. Bana eşlik edeceksiniz.
Kızara, bozara yerimden kalktım. Orkestranın bulunduğu yere gittim, müzik başladığında hep birlikte ,

“Dışarıda deli dalgalar,
Gelir duvarları yalar.
Bu sesler seni oyalar.
Aldırma gönül, aldırma”

Bu sözler, çalınan müzik ve yüreğimde esen fırtınalar gözlerimden yaş olarak akmaya başladı. Tutamadım kendimi. Onlarca insanın şaşkın bakışları arasında ağladım.

“ Ellerin kalkınca şaha,
Bir sitem gönder Allaha,
Görecek günler var daha,
Aldırma gönül aldırma,
Aldırma, yoldaş aldırma.

Titreyen sesimi,gözlerimden akan yaşları unutarak bu parçaya sonuna kadar eşlik ettim.Çoğu yerde müzisyen arkadaş bilerek benim yalnız söylememi sağladı. Parçanın sonunda başımı önüme eğdim.Bir süre sessizlik oldu. Sonra büyük bir alkış koptu salonda. Ben mahcup ve utanarak yerime oturdum.Yerime oturduğumda ellerim titriyordu.Yüreğimde kopan fırtına, yer yüzüne çıkmıştı.

Bana doğru uzatılan mendili fark ettim. Gözlerim hala yaşlı olduğundan elimi uzatıp aldım.Sonra farkına vardım.Kağıt mendil değildi. Özenle ütülenmiş, köşesinde çiçek resmi bulunan bir kumaş mendildi. Şaşkınlıkla göz yaşlarımı, silip silmemekte tereddüt ettim.

Masada yanımda oturan teyzem mendili elimden aldı. Göz yaşlarımı sildi, sonra da katladığı mendili cebime koydu.O telaş, o şaşkınlıkla ne teşekkür edebildim, nede olanların farkındaydım.
Ertesi gün cebimde olan mendilin farkına vardım.Ne yapmam lazım bilemedim.Teyzeme sordum.Oda bana şakayla “bizim burada adettir, bir kızın mendilini alıp, ona göz yaşlarını silersen o kızı sevdiğini itiraf etmiş olursun”
Teyzemle konuşup, şakalaşarak dışarı çıktık. Çay bahçesinde bir masaya oturduk.Biraz sohbet ettikten sonra.Bana kızı sordu.Yine şaşırdım. Kaç gündür karşılaştığım, hanım hanımcık bir insan, ben zaten feleğin tokadını yemişim, birde bu kızla uğraşamam dedim.

Tam biz bunları konuşurken karşıdan onun geldiğini gördüm. Yüzünde mahcup bir ifade ile yanımıza geldi. Canı sıkılmış, oda dolaşmaya çıkmış.

Biraz sohbet ettikten sonra Teyzem telaşla kalktı masadan. Aman Allahım ben yemeğin altını yakmıştım. Ocak açık kaldı. Şimdi ev yanacak diye oradan hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladı.
Ben şaşkınlıkla arkasından bakarken, yanımıza gelen kızın güldüğünü gördüm.Katıla, katıla gülüyordu.Bir yandan teyzemin ani kalkması, diğer yandan arkadaşın bu gülmesi beni daha da şaşırttı.
Masada yalnız kalınca göz göze geldik. İşte ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Ne olduysa orada oldu.O gözlerdeki bakışlar yaktı beni.

Meğer ta başından beri biliyormuş olayları. Teyzem ben gelmeden anlatmış. Günlerdir teyzemle birlikte oyunlar oynamış.Beni yakından tanımaya çalışırken bu başımıza gelenlere İstanbul’daki teyzemden kurtuldum lakin Rize’deki teyzem yaktı beni.(!)

Dünyalar tatlısı eşim, çocuklarımın annesini Rize’de tanıdım.

O günden sonra kim ne derse desin Kadere inanırım.Hayat tesadüflerle doludur…Aradığınız mutluluğu göz yaşlarınızda yada size uzatılan bir ipek mendilde bulursunuz.

Engin KASAP.

Bursa Nutku – Mustafa Kemal Atatürk 24 Nisan , 2007

Posted by emela in ATATÜRK.
add a comment

atam_ust_04.jpg

ATATÜRK’ÜN

BURSA NUTKU

Şubat 1933′te Bursa Ulucami’de toplanan 100 kadar irticacı camilerde Türkçe ezan okunmasına karşı bir ayaklanma girişiminde bulunurlar. Ayaklanma kısa sürede bastırılır. Atatürk Bursa’ya gider. Çekirge yolu üzerinde bulunan bir köşkte akşam yemeği yenildiği sırasında bir kişi Atatürk’e ayaklanmayla ilgili olarak şöyle diyecek olur: “Bursa gençliği olayı hemen bastıracaktı, fakat zabıta ve adliyeye olan güveninden ötürü…” Atatürk hemen konuşmakta olan kişinin sözünü keser ve aşağıdaki konuşmayı yapar:

Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!

Mustafa Kemal Atatürk
Bursa, 5 Şubat 1933

bursanutku

Kendine iyi bak 24 Nisan , 2007

Posted by emela in Şiirler.
add a comment

Yalan- Kubat (Acı Hayat dizisi) 24 Nisan , 2007

Posted by emela in Müzik, video klip.
add a comment